Ana sayfa Gündem Osman Kavala, New York Times’a yazdı: Türkiye’de bir cezaevinde 710 gece

Osman Kavala, New York Times’a yazdı: Türkiye’de bir cezaevinde 710 gece

PAYLAŞ

İki yıldır Türkiye’de hapishanedeyim. Salı günü üçüncü duruşmam için İstanbul’da hakim karşısına çıktım. Ancak mahkeme tutukluluğuma son vermedi.

Ben bir iş insanı ve hayırseverim. 17 Ekim 2017’de binlerce Suriyeli sığınmacının bulunduğu Gaziantep’ten yaşadığım İstanbul’a dönüyordum. Belediye yetkilileri ile Suriyeli sığınmacı sanatçıları içeren kültürel bir proje hakkında çalışıyorduk.

Ben İstanbul’da bir havalimanında gözaltına alındı. Bir hata olduğunu ve ifade alındıktan sonra serbest bırakılacağımı düşündüm. Diğer gözaltına alınanlarla ufak bir hücrede iki hafta geçirdikten sonra polis merkezinde sorgulandım. Bu sorgulamanın hemen ardından tutuklandım ve o zamandan beri cezaevindeyim.

Yıllar boyunca işlerimi yürütmenin yanı sıra Kürt ve Ermeni azınlıklar için yapılan birçok sivil toplum projesinde rol oynadım ve destek verdim. Bunlar tabu sayılıyordu. Yaptığım işler bazı grupların tepkisini çekti ancak asla yasal sorunlarla karşı karşıya kalmadım.

Hükümetle bazı kültürel projelerde yaptığım iş birliği 2002’de başlayan AKP yönetimi altında da devam etti. Bu durum benim Türkiye’nin geleceği hakkında iyimser olmama sebep oldu ve yıpranan kişisel haklarımız ve demokrasimize rağmen bir vatandaş olarak inancımı korumamı sağladı.

Ancak tutukluluğum sırasında yaşadığım tecrübe şoke edici ve rahatsız ediciydi. Bana yöneltilen acayip suçlamaların temelini öğrenmek için 16 ay hapishanede bekledim.

Bu akıl almaz iddianamede İstanbul’da başlayan ve yaklaşık 3 milyon kişinin katılımıyla Türkiye’nin birçok yerine yayılan Gezi Parkı protestolarının ben ve George Soros tarafından planlandığı ve finanse edildiği belirtiliyordu. Ben bu komplonun ulusal organizatörü olmakla suçlandım. Ben ve benim liderlik ettiğim mahrem organizasyona üye olmakla suçlanan 15 diğer sivil toplum üyesi hakkında müebbet hapis cezası istendi.

Maalesef Mayıs ayında Türkiye Anayasa Mahkemesi’ndeki hakimlerin çoğunluğu benim tutukluluğumun özgürlük hakkımı ihlal etmediğine karar verdi. (Mahkemenin başkanı ve dört diğer hâkim bu karara katılmadı) Savcı sadece Soros’un birkaç ülkede ayaklanmalara sebep olduğuna dair kişisel fikirlerine dayanarak bu iddianameyi makul buldu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da benim gözaltıma alınmamdan sonra bir açıklama yaparak bu gidişata destek oldu: “Gezi olaylarında teröristlerin finans kaynağı olan bir kişi. Şu anda içeride. Onun arkasında kim var? Meşhur Macar Yahudisi Soros. Bu adam dünyada milletleri bölmek, parçalamakla adeta birilerini görevlendiren, parası bol ve bu paraları da bu şekilde tüketen birisidir”

Soros bu davaya şüpheli olarak dahil edilmedi. Görünüşe göre ben de bu hikayeye Açık Toplum Vakfı’nın yönetim kurulu üyesi olduğum ve Gezi Protestoları’na finansal olmasa da açık destek verdiği için dahil edildim. Bana kurulan kumpasta Kürt ve Ermeni sorusu hakkındaki sivil girişimlerim ve bazı medya organların bana karşı yürüttüğü karalama toplantısı da rol oynamış olabilir.

Benim ofisimi Gezi Parkı’nın hemen yanımdaydı ve parkı koruma talebine katıldığım için protestolar sırasında oraya sıkça gittim. Oradaki genç insanların büyük çoğunluğunun hiçbir siyasi organizasyonla bağlantısı yoktu. Güçlü bir birlik ve dayanışma hissiyatı vardı. Onların enerjisi, mizahı ve iyimserliği beni fazlasıyla etkiledi. Onların gizli bir örgüt tarafından tarafından harekete geçirildiğini belirten suçlamalar sadece onların değil, bu olaya objektif olarak bakabilen herkesin zekasına bir hakaret.

Gezi Protestoları sırasındaki siyasi hava bugünkünden farklıydı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve hükümetin bazı üyeleri protestocularla diyalog kurma ve taleplerini dinleme taraftarıydı. O dönemde Başbakan olan Tayyip Erdoğan protestolarda aktif olan iki grupla görüştü. (İnşaat projesine devam etmek istedi, ancak daha sonra proje mahkeme kararı ile durduruldu).

Pensilvanya’da yaşayan şüpheli imam Fethullah Gülen’in takipçileri Gülenist subaylar tarafından Temmuz 2016’da başlatılan darbe girişiminden sonra hükümetin ve Sayın Erdoğan’a yakın medyanın Gezi Parkı protestolarına karşı tavrı değişti.

Bence bu değişimin arkasında dabeye yabancı güçlerin- özellikle CIA’in destek verdiği inancı yatıyor. George Soros’un ABD’nin emperyalist niyetlerinin vücuda gelmiş hali ve protestoların arkasındaki isim olarak görülmesi işlerine geldi ve Sayın Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Trump arasındaki ilişkiyi etkilemedi.

2016 darbe girişiminden sonra temel anayasal hakları kısıtlayan bir olağanüstü hal ilan edildi.Yargıya sadece darbe girişimini planlayanlara ve gerçekleştirenleri değil, Gülenist hareketle bağlantısı olan neredeyse herkesi bulma ve cezalandırma yetkisi verildi. Buna örgütün gizli suç aktiviteleri hakkında bir bilgisi olmayanlar da dahil.

Somut kanıt aramadan güçlü suçlamalarda bulunmak, tutuklamalardan sonra kanıt aramak ve gözaltı süresini uzatmak; bunlar Türk yargısı için standart şeyler haline geldi.

Darbe girişiminden önceki yıllarda, Gülenistlerin hükümetle iyi ilişkileri varken ve polis gücü ile yargıda büyük bir varlığı bulunurken legal prosedürlerde büyük seviyede manipülasyon yapıldı. Bunlara sahte delil üretmek de dahil.

Bu yasadışı hamleler daha sonra ortaya çıktı, ama onlardan çıkarılan dersler ciddiye alınmadı. Darbe girişimi kişisel özgürlükleri engelledikten sonra yargıya yeni bir siyasi görev verildi: Suçluyu cezalandıramama korkusu ana itici güç haline geldi.

Geçen senenin sonlarında Türkiye’nin Adalet Bakanı Abdülhamit Gül duruşma öncesi gözaltıların fazlaca kullanılmasının ve soruşturmaların uzamasının yargının meşruluğuna zarar verdiğini söyledi. Yakın zamanda TBMM’ye bir reform paketi sunuldu: bunun durumu iyileştirmesi bekleniyor.

Şu andaki insan hakları ihlallerinin suçlusu Türkiye yasaları değil. Sıkıntı o yasaların savcılar ve hakimler tarafından yorumlanmasında. Özellikle bunun legal normlar yerime siyasi mesaj vermeye odaklanan daha az yetkili isimler tarafından yapılmasında.

Son zamanlarda bazı uygulamalar da yargının bağımsızlığını köstekler hale geldi. Adalet Bakanı’nın yönettiği Hâkimler ve Savcılar Kurulu sıkça hakimleri başka şehirlerdeki başka mahkemelere atıyor. Benim davamda mahkeme başkanı üç ayda üç defa değişti.

Bu durum hakimin hükümetin beklentilerine uymayan bir karar alacağı zaman rahat hissetmemesine sebep olabiliyor. Etkili olmak için Türkiye’nin yargı reformu yargının bağımsızlığını sağlamak ve onu siyasal bir göreve hizmet etmekten kurtarmak için kurumsal önlemler sunmalı.

Telefonların ve e-postaların gürültüsünden uzak tecrit hücrem okumak, yazmak ve düşünmek için iyi bir yer. Ortak anlayış ve barışçıl bir arada var olmayı destekleyen organizasyonumuz Anadolu Kültür’deki meslektaşlarımla üzerinde çalışacak yeni projeler düşünüyorum.

Son iki yıldır yaşadığım Kafka-vari tecrübe hukukun uluslararası normları dahilinde işleyen bağımsız yargının önemini daha iyi anlamamı sağladı.
Çeviri: Metin Kaan Kurtuluş